Diyanet işleri Başkanlığı hazineden kendisine ayrılan 130 milyar TL bütçeyi harcayarak iktidarın ideolojik aygıtı olma işlevini yerine getirmeye devam ediyor. Diyanet’in çok küçük bir bütçeyle çok büyük etki yaratan işlerinden biri, her Cuma Türkiye’nin her yerinde cuma namazı kılmak amacıyla camilerde buluşan erkeklere bazı öğütler verilmesi. Diyanet; tektipleştirdiği ve tüm içeriğini kontrol altında tuttuğu hutbe, fetva ve vaazlarla toplumda neyin “doğru” ve neyin “yanlış” olduğuna dair ortak bir algı oluşturuyor. Normlar oluşturuyor ve bu normların toplumsal kabulünü hızlandırıyor. İhtiyaç halinde politik gündemlere dair de mesajlar vererek statükoyu sağlamlaştırıyor. Egemen sınıfın, ezen cinsiyetin ve yönetici elitin çıkarlarını koruyacak bir çerçeve çizerek toplumu hizaya sokuyor. Tüm bunlar “dini görev” ve “manevi sorumluluk” olarak sistematik bir şekilde ve tek bir kanaldan sunulduğunda, Neumann’ın “sessizlik sarmalı” olarak tanımladığı baskı ortamı oluşuyor. Farklı düşünenlerin konuşması zorlaşıyor, dini ve siyasi otorite tek potada eritiliyor. Tüm bu misyonlar düşünüldüğünde, Diyanet’e 130 milyar TL bile az geliyor.

Diyanet’in 1 Ağustos’ta yayınladığı “fıtrat” ve “haya” odaklı hutbe kadınların bedenini ve özgürlüklerini hedef almasıyla gündeme düştü. Daha sonra 15 Ağustos tarihli hutbe kadınların mirastan eşit hak talep etmesini “kul hakkı” olarak tanımlayarak bir kez daha kadın karşıtı söylemleri yineledi. Ancak, hutbenin söyledikleri bundan fazlasıydı. Şimdi biraz 15 Ağustos tarihli hutbenin otopsisini yapalım.

Hutbe öncelikle bir hak anlayışı ortaya koyarak başlıyor. Bu anlayışa göre, kişinin canının, malının, aklının ve evlatlarının muhafazası tartışılmaz bir haktır. Bu haklar “Allah katında dokunulmazdır”. Allah katında dokunulmaz olan bu hakların yeryüzünde ve reelde kim tarafından nasıl korunacağı ise meçhuldür. İnsanların birbirinin hakkını gasp etmesi ve canına kast etmesi olarak tanımlayabileceğimiz “kul hakkı” en büyük günahlardandır. Buraya kadar devletin hak ve özgürlükleri koruma sorumluluğunun es geçilmesi dışında pek bir sorun görünmüyor. Halbuki İslam itikadı içerisinde yöneticilere biçilen sorumluluklar altından kalkılamayacak kadar ağır ve “İslam tarihi” bu yükün altında ezilen yöneticilerle dolu. 

Bu sorumluluk reddinin ardından her zamanki gibi tüm fatura kadınlara kesiliyor: Diyanet kadınların eşit miras hakkı talep etmelerini “kul hakkı” olarak tanımlıyor ve “ilahi adalete aykırı” buluyor. Bunca eşitsizlik içerisinde erkeklere sorumluluklarını hatırlatmaktan geri durarak kadınlara Medeni Kanun’un kendilerine verdikleri eser miktarda haktan da feragat etmelerini öğütlüyor. Bugün sokağa çıkıp yalnızca “dindar” erkekler ile evli kadınlar ile röportaj yapsak, “Müslüman” erkeklerin dini bir zorunluluk olan “Mehir” ödemesini yapma konusunda kul hakkına ne kadar riayet ettiğini(!) hep beraber utanç içinde izleyebiliriz. Hal böyleyken, “kul hakkı” temalı bir hutbe içerisinde erkekler direkt olarak “kul hakkı” yemeye teşvik ediliyor.

Kadınların ekonomik haklarının da ekonomik sorumluluklarının da olmadığı bir dönemin hükmünü bugün yeniden tekrarlamak ne kadar kolaya kaçmak. Kuran’ın eşitlik, adalet ve insan onuru üzerine kurulu yörüngesini takip ederek bugün hem dışarıda çalışarak evin ekonomik sorumluluklarına ortak olan hem de ev içindeki tüm sorumlulukları ücretsiz bir şekilde yerine getiren kadınlara hakkaniyetli bir fıkıh üretmek de sanıldığı kadar zor değil. Eğer Diyanet de tıpkı siyasi partiler gibi seçime giriyor olsaydı, muhakkak kadın “seçmenlerin” duygusal kopuşlarının önüne geçmek için kadınların da haklarını koruyan bir fıkıh üretmeye mesai harcardı.

Türkiye teoride liberal bir hukuk devleti ve bir normlar hiyerarşisi var. Fakat toplumsal hayatın içerisinde Diyanet’in koyduğu normlar bu hiyerarşiyi aşar. Fıkıh kadınlar için bir “istisna rejimi” yaratır. Yalnız erkekler için zaman akar. Kadınlar için ise neredeyse bir “olağanüstü hâl” yasası geçerlidir. Öldürmek haram ama…. Dövmek yasak ama… Birinin malına çökmek kul hakkıdır ama… Normalde yasaklanan ve yapılmaması öğütlenen her kötülük söz konusu kadınları zapt etmek olduğunda çok rahat gerekçelendirilir. 

Ebeveynler yaşlanıp bakıma muhtaç olduğunda bu bakımı ya kız çocukları ya da gelinler üstleniyor. Kadınlar ücretli bir işte çalışsa dahi ev içerisindeki işlerden kaynaklanan yorgunluğu erkekler ile paylaşamıyor ve bu nedenle “zaman yoksulluğu” olarak tanımlanan bambaşka bir yoksulluk biçimi içerisinde bir nevi kendinden vazgeçiyor. Biz kadınlar çalıştığımızda maaş kartlarımızı kocalarımıza veriyor, kendimize ait bir harcama yaparken hala erkeklerin denetimlerine maruz kalıyor, çoğu zaman kayıt dışı ve gündelik işlerde çalışıyor, emeklilik hakkından mahrum kalıyoruz. Dünya üzerindeki sayısız nimetin ve mirasın binde birine dahi erişemeden bu hayattan geçip gidiyoruz.

Yarım miras hükmünün üzerinden asırlar geçti. Zaman erkekler lehine çalıştı. Erkek güç ve iktidar kazanmaya devam ederken, kadının sorumlulukları hem içeride hem dışarıda arttı ama haklarında bir değişiklik olmadı. Bu bize reva mı?

“Hiç kimse hakkı olmayan bir karış toprağı bile almasın! Eğer alırsa, kıyamet gününde Allah yedi kat yeri onun boynuna dolar” uyarısını hakkı olanı talep eden kadınlara yapmaktan çekinmeyen Diyanet’in deprem illerinde kamulaştırma adı altında mülksüzleştiren vatandaşa, hepimize miras bırakılmış ormanlarımızın, madenlerimizin, kamu arazilerinin büyük patronlara peşkeş çekilmesine tek bir laf etmemesi şaşırtıcı değil.

Diyanet, yalnızca toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı din yorumunun sözcüsü değil. Aynı zamanda devletin düzenleyemediği tüm alanlarda sistemin ve bireylerin kendi kendilerini düzenlemesini sağlamak için ahlaki sorumluluk dağıtan bir “işbirlikçi” mekanizma. Şimdi hutbenin diğer bölümlerine göz atalım.

Devlet bugün neyi düzenleyemiyor? İşgücü piyasalarında istikrar için “dengeyi” sağlayamıyor. İşte tam bu noktada, işverene de işçiye de öğütler veren Diyanet karşımıza çıkıyor. 

“Adam kayırmak, çalışanlar arasında adil davranmamak kul hakkıdır. İşverenin; çalışanına ücretini tam ve zamanında vermemesi, gücünün üstünde iş yüklemesi, sigortasını yaptırmadan onu çalıştırması kul hakkıdır, günahtır. Çalışanın ise, işverenin malına zarar vermesi, çalışma saatlerine riayet etmemesi, hasta olmadığı halde rapor alarak işe gitmemesi de kul hakkıdır, günahtır.” 

Devlet bugün başka neyi düzenleyemiyor? Şehirciliği yönetemiyor ve afetlere karşı önlem alamıyor. Bu nedenle Diyanet şimdi de müteahhitleri kul hakkı ile tehdit ediyor.

“Zemin etüdü yaptırmadan bina inşa etmek, inşaat malzemesinden çalmak, kalitesiz malzeme kullanmak insanları aldatmaktır, kul hakkıdır.”

Ekonomi ise devletin kifayetsiz kaldığı politika alanlarının başında geliyor. Devlet pandemiden bu yana piyasayı ve fiyatları düzenleyemiyor. O halde Diyanet “stokçuları”, “toptancıları”, “esnafı” ve üreticileri hedef alıyor. Geçtiğimiz hafta AK Partili Bahçelievler Belediye Başkanı’nın üç kuruşa domates satarak geçimini sağlamaya çalışan pazarcı genci “piyasaları manipüle etmek” ile suçladığı utanç verici görüntüleri hatırlayalım. Diyanet hala lüks, şatafat, kibir ve güç zehirlenmesi içerisinde çırpınanları “Allah rızası için” uyaramıyor.

“Hangi sektörde olursa olsun, üreticinin malını değerinden düşük alıp yüksek fiyatlara satmak, bir ürünün raf ömrünü uzatmak için içerisine sağlığa zararlı maddeler katmak, son kullanma tarihi geçmiş ürünleri piyasaya sürmek kul hakkıdır, günahtır. Stokçuluk ve karaborsacılık yaparak fiyatları yükseltmek, ölçü ve tartıda hile yapmak, ayıplı bir malın kusurunu gizleyerek satmak kul hakkıdır, haramdır.”

Ortak kamusal alanların özel sektör ve kişiler tarafından işgal edilmesi ile mücadele etmek ise belediyelerin sorumluluğunda. Hatırlarsanız geçtiğimiz yıl İBB’nin Üsküdar’daki kaçak kafelere yaptığı müdahale farklı siyasi görüşlerden pek çok vatandaşın takdirini kazanmıştı. Ortak mirasımız olan sahillerin sermayeden korunması bir kamu sorumluluğu fakat Diyanet’in dünyası yalnızca kullardan oluşuyor ve sorumluluk sahibi yöneticiler “İslam geleneği” ile hiç örtüşmeyen bir şekilde dışarıda tutuluyor.

“Ayrıca kişinin, herkesin ortak kullanımına ait olan sokakları ve kaldırımları şahsi çıkarları için işgal etmesi ve insanların yürümelerine engel olması kul hakkıdır.”

Geçmiş yıllarda yapılan bazı araştırmalar Diyanet’in tarikat ve cemaatler karşısında bir “tampon kurum” işlevi gördüğünü ortaya koysa da, AK Parti’nin dini gruplarla kurduğu kliyentalist ilişkilerde bir “pasta” olarak sunulan Diyanet’in iç kompozisyonunun giderek en tutucu tarikatlara benzediğini görüyoruz. Resmi ilahiyat fakültelerinde dahi insan onurunu merkeze alan akılcı ve eşitlikçi bir din anlayışı “marjinal” olarak etiketlenirken, Diyanet içerisinde ilahiyat fakültelerini mumla aratacak merdiven altı “medreseler” den çıkanların fetvalarını dinliyoruz. Kadınlar için yaşanabilir bir dünya bırakmadıkları gibi, yaşanabilir bir din de bırakmamaya yemin etmiş gibiler.

Üst üste yayınlanan kadın karşıtı Cuma hutbeleri sebebiyle Havle Kadın Derneği olarak Diyanet’in Cuma hutbelerini radarımıza alıyoruz. Sizler de dilediğiniz Cuma hutbesine toplumsal cinsiyet çapalaması yaparak yazılarınızı bizlere ulaştırabilirsiniz. 

Miras hakkını erkeklere yedirmeyen kadınların mücadelelerine ve Fatma Aliye’nin Refet’ine saygıyla.

Not: Fatma Aliye “Refet” isimli romanında miras hakkından men edilmiş bir yalnız anne ve kızının yoksulluk içindeki yaşam mücadelesini konu alır. Roman miras hakkının gasp edilmesinin kadınların hayatlarını ne denli zorlaştırdığını anlatır ve günün sonunda kadın dayanışması akraba zorbalığını yener.