Gürcistan sınırında düşen askeri uçağımızda yirmi genç askerimizi kaybettik. Bir kez daha aynı senaryoyu izliyoruz. Her facianın ardından “şehadet” kavramı öne çıkarılıyor, acının üstüne millî ve dinî bir örtü seriliyor, sorular sessizce yok oluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, geçtiğimiz haftaki hutbenin konusunu “Vatan ve Millet Ruhumuz.” olarak belirledi. Hutbede vatan sevgisinden, milletin birlik ruhundan, kahraman ordumuzun fedakârlığından bahsedildi; ama bir tek cümleyle bile sorumlulardan, ihmallerden, adaletten söz edilmedi. Oysa din, sadece sabır ve teslimiyet değildir. Din; adalet, sorumluluk, kul hakkı ile ilgilenir. İslam’ın özü, hakikati örtmek değil, açığa çıkarmaktır. Hutbede “Bu topraklar şehitlerin kanıyla yoğrulmuştur” denildi. Oysa bir Müslümanlar olarak biz beklerdik ki: “Bu topraklarda ihmallerle ölümler devam ediyor.”, “Devletin görevi, evlatlarını yaşatmaktır.”, “Kaza denilen şey, ihmaller zincirinin sonucudur.”  Cümleleri de yer alabilsin. Hutbe, dini duyguları harekete geçirdi ama vicdanı susturdu. Oysa Kur’an’ın dili, daima sorumluluğu hatırlatır.

Düşen Uçağın Ardındaki Hakikat

Yirmi askerin hayatını kaybettiği uçak, 1970’lerden kalma bir C-130’du. Yıllardır modernizasyonu geciktirilen, arıza kayıtları defalarca raporlanan, ömrünü doldurmuş bir filo. Bu çocuklar, göz göre göre ölüme gönderildiler. Ama hiçbir yetkili “Neden hâlâ bu uçaklar uçuyor?” sorusuna cevap vermedi. Kaza değil, takdir-i ilahi değil, ihmallerin birikimi. Ve bu ihmali örtmenin en kolay yolu: şehadet güzellemesi.

İşte 14 Kasım hutbesi de bu güzellemenin resmî söylemine dönüştü. Acının yerine teslimiyet, adaletin yerine sabır, sorgulamanın yerine hamaset kondu. Hutbe, halkı teskin etmek için yazılmış bir metindi fakat din, halkın vicdanıdır; Müslüman, gücü değil, hakikati savunmakla yükümlüdür.

Dinin Hak, Hukuk ve Adalet Yönü Neden Susturuluyor?

İslam’ın ilk döneminde din, toplumu adaletle dönüştürüyordu. Halife Ömer’in “Kenar-ı Dicle’de Bir Kurt Aşırsa Koyunu, Gelir de Adl-i İlahi Sorar Ömer’den Onu” sözü, yönetenin sorumluluğunu simgeliyordu. Bugünse bir uçak düşüyor, yirmi genç ölüyor ve kimse hesap vermiyor. Çünkü hesap sormak “fitne”, sorgulamak “suç”, eleştirmek “dine karşı çıkmak” sayılıyor. İşte tam da bu dinin, adaletin değil iktidarın koruma kalkanı haline geldiğini gösteriyor bize. Kur’an’da “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisa 58) buyrulur. Bizler, bu uçağın ömrünü doldurduğunu, sorun çıkaracağını raporlayabilen ehliyet sahibi görevliler görmek isterdik. Hiçbir alanda güvende hissetmediğimiz bir bilinmezliğin içinde kaybolmak istemiyoruz.

Bu yirmi askerin aileleri şimdi evlerinde, sessizce yas tutuyor. Kimi oğlunun nişan yüzüğünü hâlâ parmağında taşıyor, kimi çocuğunun son mesajını telefonunda saklıyor. Onlara “gurur duyun” deniliyor. Oğullarının neden öldüğünü bilmek istemezler miydi? Bu soruya “kader” demek kolay; ama kader, insanın iradesini ortadan kaldırmaz. Kader, ölçü demektir. Ölçü, bu uçakların bakımlarının yapılması, arızalarının tespit edilmesi, sorunu varsa uçuşunun engellenmesidir. Ters yüz edilmiş din algısı ile uyuşturulan zihinlerin bu sorgulamaları yapması elbette zor. Ancak hiçbir algı hakikati örtemez. Bir sorumluyu korumak, takdir-i ilahi değildir. Bu, açık bir kul hakkıdır. Ve din, en çok da kul hakkı karşısında susamaz. Ama 14 Kasım hutbesi sustu!

Din, iktidarın kalkanı değil halkın vicdanı olmalıdır. Bugün dinin dili, iktidarın diliyle karışmış durumda. Diyanet hutbeleri, hakikati değil sorumluları koruyor. Ama dinin misyonu, zulmedeni değil mazlumu savunmaktır. Zulüm diyorum çünkü bile isteye tedavülden kalkmış uçağın uçuşuna izin vermek zulümdür bu evlatlara. 14 Kasım hutbesi, şehitlik kavramını da istismar ediyor. Oysa şehadet, zulme karşı direnmenin adıdır; zulmü gizlemenin değil. Gerçek şehadet, hakikat uğruna bedel ödemektir, suskunluğu kutsamak değil. Eğer bugün bir hutbe, adaleti değil itaati yüceltiyorsa, bu dinin değil, siyasetin hutbesidir. İman, korkuyla değil; sorgulamayla büyür. Ve sorgulamanın olmadığı yerde iman değil, itaat vardır.

Gerçek Vatan Sevgisi: Yaşatmaktır.

Gerçek vatan sevgisi, ölümleri kutsamak değil, hayatı korumaktır. Devletin görevi evlatlarını şehitlik mertebesine ulaştırmak değil, sağ salim evine göndermektir. Ama bizde “ölüm” yüceltiliyor, “yaşam” değersizleştiriliyor. Bu çarpık değer sistemi hem dini hem vicdanı örseliyor. İslam’da “Bir canı haksız yere öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir” (Maide 32) buyrulur. Peki, bakımsız bir uçakla ölüme gönderilen yirmi canın hesabı kime yazılacak? Bu ayet hutbelerde niçin okunmuyor? Çünkü bu ayet, iktidarın konforunu bozar. Çünkü bu ayet, adaleti hatırlatır.

14 Kasım 2025 Cuma hutbesi, dinin toplumsal rolünün nasıl dönüştüğünü gösteren ibretlik bir metindir. Diyanet, halka hakikati söylemek yerine, devletin sessizliğini tekrarlamayı seçmiştir. Ama unutulmamalıdır: Din, adaletsizliğin ortağı olamaz. Bu ülkenin insanları artık “vatan sağ olsun” cümlesiyle avutulmak istemiyor. Vatan, ancak adaletle sağ olur. Biz şehitlerimizi saygıyla anıyoruz; ama onların hayatını hiçe sayan sistemi affetmiyoruz. Çünkü gerçek iman, ölümü yüceltmek değil; yaşamı savunmaktır.

Diyanet, hutbelerini korku iklimini oluşturan iktidarın kalkanı olmaktan çıkarmalıdır. Dinin hakkı için bunu yapmalıdır. Diyanet, milletin vicdanını teskin ederken imanını yerle bir etmemelidir.

Bir toplumda din, adaleti değil itaati öğütlüyorsa;
bir hutbe, hakikati değil suskunluğu yüceltiyorsa;
ve insanlar, sorgulayanı değil susanı “makbul” görüyorsa
orada iman değil, korku hüküm sürüyordur.

Hakikat, hiçbir hamasetle sonsuza kadar saklanamaz.